Hakaret Suçu (TCK 125)

Hakaret suçu, bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat edilmesi ya da sövmek suretiyle kişinin manevi varlığına saldırılmasıdır. Türk Ceza Kanunu’nun 125. maddesinde düzenlenen bu suç, bireyin toplum içindeki itibarını ve kendi özsaygısını hukuki koruma altına alır. Hakaretin cezalandırılabilmesi için mağdurun huzurunda yapılması yeterliyken, gıyabında yapılan hakaretlerde suçun oluşması için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek (paylaşılarak) işlenmesi şartı aranır. Güncel mevzuat uyarınca, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü iletilerle (SMS, WhatsApp, e-posta vb.) işlenen hakaretler de huzurda işlenmiş gibi kabul edilmektedir.

Madde 125- (1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.

(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.

Hakaret Suçunun Cezası Kaç Yıldır?

Hakaret suçunun temel şekli için kanun koyucu üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası öngörmüştür. Ancak suçun; kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, dini, siyasi veya felsefi inançların açıklanması nedeniyle ya da kişinin mensup olduğu dinin değerlerinden bahisle işlenmesi durumunda verilecek cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. Hakaretin alenen (başkaları tarafından görülüp işitilebilecek şekilde) işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi durumunda ise suç, kurulu oluşturan tüm üyelere karşı işlenmiş sayılır.

Madde 125- (3) Hakaret suçunun;

a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,

b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,

c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz.

(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.

Hakaret Suçu İçin Şikayet Süresi Ne Kadardır?

Hakaret suçu, Türk Ceza Kanunu’nun 131. maddesi uyarınca kural olarak şikâyete bağlı bir suçtur. Mağdurun, fiili ve faili öğrendiği tarihten itibaren altı ay içinde şikayette bulunması gerekir. Ancak 2024 ve 2025 yıllarında yapılan yasal değişikliklerle, şikâyete bağlı hakaret suçlarında şikâyet süresi, her ne suretle olursa olsun fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren iki yılı geçemez. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaretler ise bu kuralın istisnası olup şikayete tabi değildir; savcılık resen soruşturma başlatır.

Madde 131- (1) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır.

Madde 73- (2) (…) Ancak, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan hakaret suçu bakımından şikâyet süresi, her ne suretle olursa olsun fiilin gerçekleştiği tarihten itibaren iki yılı geçemez.

Hakaret Suçu Uzlaştırmaya Tabi mi?

Güncel mevzuat düzenlemeleri ile hakaret suçu (madde 125) kural olarak uzlaştırma kapsamından çıkarılmıştır. Bunun yerine, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hakaret suçu (TCK 125/3-a) hariç olmak üzere, hakaret suçları “önödeme” kurumuna dahil edilmiştir. Bu sayede düşük cezalı bu suç tipinin mahkeme aşamasına gelmeden, failin belirli bir bedeli ödemesiyle sonuçlandırılması amaçlanmaktadır.

CMK Madde 253- (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, ısrarlı takip suçunda (madde 123/A) ve hakaret suçunda (madde 125) uzlaştırma yoluna gidilemez.

Hakaret Suçunda Önödeme Kurumu Nasıl Uygulanır?

Hakaret suçu (TCK 125/3-a bendi kapsamındaki kamu görevlisine hakaret hali hariç), Türk Ceza Kanunu’nun 75. maddesi uyarınca önödeme kapsamına alınmıştır. Bu kurum uyarınca fail, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine belirlenen miktarı (adlî para cezasının alt sınırı ve soruşturma giderleri) on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz ve soruşturma aşamasında dosya kapanır.

TCK Madde 75- (6) Bu madde hükümleri;

a) Bu Kanunda yer alan; (…) 2. Hakaret (üçüncü fıkranın (a) bendi hariç, madde 125) (…) suçları (…) bakımından da uygulanır.

Hakaret Suçunda Zamanaşımı Süresi Ne Kadardır?

Hakaret suçunun temel hali ve nitelikli halleri için öngörülen hapis cezası üst sınırları dikkate alındığında, TCK 66. maddesi uyarınca dava zamanaşımı süresi 8 yıldır. Suçun işlendiği tarihten itibaren 8 yıl içinde kesin bir hüküm verilmezse kamu davası düşer.

Madde 66- (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan haller dışında kamu davası; (…) e) Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, geçmesiyle düşer.

Hakaret Suçunda Mağdur Nasıl Belirlenir?

Hakaret suçunda mağdurun isminin açıkça belirtilmesi zorunlu değildir. TCK 126. madde uyarınca, hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi zikredilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, niteliği ve şahsına yönelik bulunduğu duraksanmayacak bir durum varsa, hakaret o kişiye yapılmış sayılır.

Madde 126- (1) Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.

İsnadın İspatı Cezayı Ortadan Kaldırır mı?

TCK 127. madde uyarınca, isnat edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez. Ancak, ispat edilmiş bir fiilden söz edilerek kişinin onurunu zedelemek amacıyla hakaret edilmesi durumunda cezaya hükmedilir. İsnadın ispatı için mağdur hakkında o fiilden dolayı kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı olması yeterlidir.

Madde 127- (1) İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez. Bu suç nedeniyle hakaret edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, isnat ispatlanmış sayılır.

(2) İspat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi halinde, cezaya hükmedilir.

İddia ve Savunma Dokunulmazlığı Hakareti Engeller mi?

Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvurular, iddia ve savunmalar kapsamında kişilerle ilgili somut isnatlarda bulunulması halinde ceza verilmez. Ancak bu korumadan yararlanabilmek için isnatların gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla doğrudan bağlantılı olması şarttır.

Madde 128- (1) Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde, ceza verilmez. Ancak, bunun için isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir.

Haksız Fiil Veya Karşılıklı Hakaret Hallerinde Ceza İndirilir mi?

Hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi ceza vermekten de vazgeçilebilir. Eğer hakaret kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmişse faile ceza verilmez. Karşılıklı hakaret hallerinde ise mahkeme taraflardan her ikisi veya biri hakkında cezada indirim yapabilir veya ceza vermeyebilir.

Madde 129- (1) Hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.

(2) Bu suçun, kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halinde, kişiye ceza verilmez.

(3) Hakaret suçunun karşılıklı olarak işlenmesi halinde, olayın mahiyetine göre, taraflardan her ikisi veya biri hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.

Kişinin Hatırasına Hakaret Suçunun Şartları Nelerdir?

Ölmüş bir kimsenin hatırasına, en az üç kişiyle ihtilat ederek onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek şekilde hakaret eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Suçun alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. Ayrıca, bir ölünün ceset veya kemiklerini alan ya da bunlara karşı tahkir edici fiillerde bulunan kişi de hapis cezasına çarptırılır.

Madde 130- (1) Bir kimsenin öldükten sonra hatırasına en az üç kişiyle ihtilat ederek hakaret eden kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Ceza, hakaretin alenen işlenmesi halinde, altıda biri oranında artırılır.

(2) Bir ölünün kısmen veya tamamen ceset veya kemiklerini alan veya ceset veya kemikler hakkında tahkir edici fiillerde bulunan kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Soruşturma ve Kovuşturma Koşulları Nelerdir?

Hakaret suçunda soruşturma başlatılabilmesi, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenenler hariç olmak üzere, mağdurun şikayetine bağlıdır. Mağdur şikayet etmeden ölürse veya suç ölmüş kişinin hatırasına karşı işlenmişse, mirascıları (üstsoy, altsoy, eş, kardeş) şikayette bulunabilir.

Madde 131- (1) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikayetine bağlıdır.

(2) Mağdur, şikayet etmeden önce ölürse, veya suç ölmüş olan kişinin hatırasına karşı işlenmiş ise; ölenin ikinci dereceye kadar üstsoy ve altsoyu, eş veya kardeşleri tarafından şikayette bulunulabilir.

Hakaret Suçlarında Manevi Tazminat İstenebilir mi?

Hakaret fiili bir suç olmasının yanı sıra, kişinin kişilik haklarına yönelik bir “haksız fiil” niteliğindedir. Bu nedenle mağdur, ceza davasının yanı sıra hukuk mahkemelerinde manevi tazminat davası açma hakkına sahiptir. Ancak TCK 73/7 maddesi uyarınca, eğer kamu davası şikayetten vazgeçme nedeniyle düşerse ve mağdur vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini açıklamışsa, artık hukuk mahkemesinde tazminat davası açamaz.

Madde 73- (7) Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikayetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsi haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz.


Sıkça Sorulan Sorular

1. Hakaret suçunun yatarı ne kadar? Cezaevine girer miyim? Hakaret suçunun cezası kural olarak 2 yıla kadardır. Hükmedilen ceza iki yıl veya daha az ise ve sanığın geçmişi uygunsa, TCK 51 uyarınca cezanın ertelenmesine veya CMK 231 uyarınca HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması) kararı verilerek cezaevine girilmeyebilir.

2. WhatsApp mesajları hakaret suçunda delil olur mu? Evet. TCK 6/1-g maddesi elektronik kitle iletişim araçlarını suçun kapsamına aldığı gibi , CMK hükümleri uyarınca hukuka uygun elde edilen mesajlar delil olarak kabul edilir.

3. “Beddua etmek” hakaret sayılır mı? Hukuk sistemimizde beddua içerikli sözler (“Allah belanı versin” vb.), kişinin onuruna yönelik somut bir fiil isnadı veya sövme içermediği sürece kural olarak hakaret suçu kapsamında değerlendirilmemektedir.

4. Hakaretten vazgeçilirse dava düşer mi? Şikayete bağlı hakaret suçlarında, mağdurun hüküm kesinleşinceye kadar vazgeçmesi davayı düşürür. Ancak kamu görevlisine hakaret gibi resen takip edilen suçlarda vazgeçme davayı durdurmaz.

5. Bir kişiye “hırsız” demekle “terbiyesiz” demek aynı mıdır? Hukuken “hırsız” demek somut bir fiil isnadıdır , “terbiyesiz” gibi kelimeler ise değer yargısı içeren sövme fiili kapsamında değerlendirilebilir. Her iki durum da hakaret suçunu oluşturabilir ancak isnadın niteliği ceza takdirinde dikkate alınır.

Yukarıda yer alan bilgiler yüzeysel bir değerlendirme olup, detaylı bilgi almak için bir avukata danışmanız tavsiye edilmektedir.

YARGI KARARLARI

Yargıtay 4. Ceza Dairesi

2022/6618 E., 2025/3035 K.

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ:Ceza Dairesi

SAYISI: 2019/2513 E., 2020/894 K.

SUÇ: Cumhurbaşkanına hakaret

HÜKÜM: Esastan ret

TEMYİZ EDENLER: Sanık müdafii, katılan vekili

TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ: Onama

Yapılan ön inceleme neticesinde; sanık hakkında verilen hükmün temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenlerin hükmü temyize hak ve yetkilerinin bulunduğu, temyiz istemlerinin süresinde yapıldığı, temyiz dilekçelerinde temyiz sebebine yer verildiği, temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, gereği düşünüldü:

I. HUKUKÎ SÜREÇ

Sanık hakkında cumhurbaşkanına hakaret suçundan İlk Derece Mahkemesince verilen mahkûmiyet hükmüne yönelik olarak Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.

II. TEMYİZ SEBEPLERİ

Sanık müdafiinin temyiz istemi özetle; atılı suçun unsurlarının oluşmadığına, sanığın beraatine karar verilmesi gerektiğine,

Katılan vekilinin temyiz istemi özetle; sanık hakkında zincirleme suç hükümlerinin uygulanması gerektiğine, usul ve yasaya aykırı hükmün bozulmasına, ilişkindir.

III. GEREKÇE

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede;

Dairemizce de benimsenen, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 14/10/2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövme şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.

Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.

Öncelikle belirtilmelidir ki, sanığın sözlerindeki ifadelerin rahatsız edici olduğu açık bir şekilde anlaşılmakla birlikte, bu ifadelerin, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (sözleşme) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel bir önem atfedilen, ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Anayasa’nın 26 ncı maddesinde, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye’nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Sözleşme’nin 10 uncu maddesinin 2 nci paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen “bilgi” ve “fikirler” için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde “demokratik bir toplum”dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.

Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır.

Nitekim Anayasa’nın 26 ncı maddesinde koruma altına alınan ifade özgürüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.

Sözleşme’nin 10 uncu maddesinin 2 nci paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10 uncu maddesinin 2 ncu paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı “müdahalenin gerekliliği” mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen “gerekli” olma koşulu, müdahalenin bir ‘toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olmasıyla anlaşılabilecektir.

Gerek Anayasa gerekse Sözleşme hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelebilecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalı ve denge unsurunu sağlamalıdırlar. Aksi takdirde AİHM, kişinin şeref ve itibarının haksız bir saldırı altında olmasına rağmen ulusal mahkemeler tarafından gereken ölçüde korunmadığı gerekçesiyle AİHS’nin 8 inci maddesi açısından ihlal kararı verebilmektedir. Zira AİHM açısından, başvuranların özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü eşit derecede önemlidir. Denge unsurunun sağlanmasında içtihatlara göre göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeler ise, başvuruya konu ifadelerin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin içeriği, şekli ve etkileridir.

AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10 ncu maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHM içtihatlarında, basın, toplumun sözcülerinden biri olarak kabul edilmekte ve herkesin kamuoyunu ilgilendiren bilgileri edinme hakkı bulunduğu düşüncesiyle, kamuoyunu ilgilendiren konulara dair bilgi ve fikirleri vermeyi sağlayan basın özgürlüğüne ayrı bir önem atfedilmektedir.

AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek ‘yeterli bir altyapının’ mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.

Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir.

Basında yayınlanan bilginin tüm yönleri ile doğruluğunun ortaya koyulması gerekmez. …/İzlanda davasında başvuranın mahkûmiyeti, polis şiddetine ilişkin iddiaların gerçekliğini ortaya koyamamasına dayanmaktadır. AİHM, başvurucuyu sert bir dille dile getirdiği bazı iddiaların doğruluğunu ortaya koyma yükünden muaf tutmuştur. AİHM’e göre, başvurucu başkaları tarafından söylenenleri haberleştirmiştir. Bu nedenle, iddiaların içeriği ile ilgili olarak sorumlu görülmemiştir.

Ayrıca iddiaların tamamen asılsız olduğu da ortaya koyulamamıştır.

Ayrıca, başvurucunun amacı polisin itibarına zarar vermek değil, Adalet Bakanlığını polis şiddetine ilişkin iddialarla ilgili bir soruşturma başlatmaya sevk etmektir. (… v/İzlanda, 13778/88, 25/06/1992)

Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir. Siyasetçiler bu nedenle basın ve gazeteciler tarafından getirilen eleştirilere daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadırlar.

Dabrowski /Polonya davasında, bir gazeteci yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayınlanmasının ardından hakaret suçundan mahkûm olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen belediye başkanının, hırsızlık suçundan ceza almasının ardından ‘soyguncu belediye başkanı’ olarak tanımlamıştır. AİHM, bu başvuruda, 10. maddenin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve belediye başkanının kamuya mal olmuş bir kişi olarak, bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı, daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir. (Dabrowski/Polonya ,18235/02, 19/12/2006)

Lingens/Avusturya davasına konu olan olayda ise, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye …’yi eleştiren yazılarında, “ahlaksızca”, “yüz kızartıcı”, “en adi türden fırsatçılık” ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir. (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08/07/1986)

Eon/Fransa davasında AİHM, bir siyasî eylemcinin, 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde “Defol git, salak herif” yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, bu içtihadında yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla, doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki; serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz. (Eon / Fransa, 26118/10, 14/03/2013)

Somut olayda, sanığın sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda yer alan ifadelerinin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, ağır eleştiri niteliğinde olduğu kabul edilmelidir. Aksi düşünce, suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelebilecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine mahkûmiyet kararı verilmesi,

Nedeniyle hüküm hukuka aykırı bulunmuştur.

IV. KARAR

Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle sanık müdafii ve katılan vekilinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden Bölge Adliye Mahkemesi Ceza Dairesi kararının 5271 sayılı Kanun’un 302 nci maddesinin ikinci fıkrası gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,

Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304 üncü maddesi uyarınca Ankara 9. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilamının bir örneğinin ise Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi’ne gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,

18.02.2025 tarihinde karar verildi.”

Yargıtay 18. Ceza Dairesi

2015/34951 E. , 2017/7327 K.

MAHKEMESİ :Sulh Ceza Mahkemesi

SUÇ: Hakaret

HÜKÜM: Mahkumiyet

KARAR

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi, kararın niteliği ile suç tarihine göre, dosya görüşüldü.

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre, yapılan incelemede,

1-Dairemizce de benimsenen Ceza Genel Kurulu’nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.

Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.

İnceleme konusu somut olayda; sanığın hakkında yargılama yapan ve mahkumiyet kararı veren hakime söylediği “beş yıl hapis cezası mı aldım, beş yıl ceza mı olur, adam mı öldürdük, sen adam mısın” şeklindeki sözlerinden dolayı kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret ettiği gerekçesiyle cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Öncelikli olarak, sanığın söylediği kabul edilen yukarıdaki sözlerin Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel bir önem atfedilen, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmek gerekir.

İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.

Anayasa’nın 26. maddesinde, “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye’nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen “bilgi” ve “fikirler” için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM’e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.

Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır.

Nitekim Anayasa’nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürlüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.

Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı “müdahalenin gerekliliği” mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen “gerekli” olma koşulu, müdahalenin bir ‘toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olmasıyla anlaşılabilecektir.

AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir.

Yargı mensupları da diğer kişiler gibi özellikle kamu yararını ilgilendiren konularla ilgili yapılan eleştirilerde kendilerine karşı yapılan eleştirilere karşı belli bir oranda hoşgörü göstermek zorundadırlar.

Savcı tarafından tanıklık yapmak için bir kişinin mahkemeye çağrılması işlemini “manipülasyon ve kanıtların yasa dışı yollarla sunulması” olarak nitelendirmesi nedeniyle, başvuran hakkında, yargılama sırasında kullandığı ifadelerden ötürü hakaret davası açılarak para cezasına çarptırıldığı Nikula – Finlandiya davasında, AİHM, resmi görev yapan memurlara karşı kabul edilebilir eleştiri sınırlarının sade kişilere göre daha geniş olduğunu, ancak bu memurların davranışlarının, tıpkı politikacılar gibi, sürekli denetim altında olacağı ve bu nedenle her türlü eleştiriye göğüs germeleri gerektiği anlamına gelmediğini, aksine görev başındaki memurların sözlü hakaret mahiyetindeki saldırılara karşı korunması gerektiğini yinelemiştir. Bununla birlikte AİHM’e göre, bu davada hakaret içeren bir saldırı söz konusu değildir. Başvuranın temel eleştirisi, sert de olsa, savcının dava devam ederken seçtiği yöntem hakkındadır. Dolayısıyla, savcının mesleki veya diğer nitelikleri hedef yapılmamıştır. Bu nedenle AİHM’e göre, savcı bu eleştirileri hoşgörü ile karşılamalıdır.

Sonuç olarak, sanığın hakkındaki davada mahkumiyet kararı veren yargılamayı yapan hakime söylediği ifadeler, düşünce özgürlüğü kapsamında kaldığı gibi, değer yargısı niteliğine de sahip olduğundan somut bir fiil ya da olgu isnat etmek şeklinde kabul edilemez. Ayrıca bahse konu ifadeler, söylendiği yer ve zaman unsurları da gözetildiğinde mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, tepkisel bir eleştiri niteliğindedirler. Bu durumun aksinin savunulması, suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, sanığın beraati yerine, mahkumiyetine kararı verilmesi,

2-Kabule göre de;

a)Tekerrüre esas alınan mahkûmiyet hükmünün, uyuşturucu madde bulundurmak ve kullanmak suçundan olması ve bu suçun düzenlendiği TCK’nın 191. maddesinde, 18/06/2014 tarih ve 6545 sayılı Kanunun 68. maddesiyle değişiklik yapılması karşısında, bu değişiklikten sonra sanık hakkında uyarlama yargılaması yapılıp yapılmadığı araştırılmadan, eksik incelemeyle TCK’nın 58. maddesinin uygulanmasına karar verilmesi,

b)Hakaret suçu aleni bir yer olan adliye koridorunda işlenmiş olmasına karşın, sanık hakkında TCK’nın 125/4. maddesinin uygulanmaması,

c)TCK’nın 53/1-b maddesinde yer alan hak yoksunluğunun uygulanmasına ilişkin hükmün, Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 tarih ve 2014/140 esas, 2015/85 sayılı kararı ile iptal edilmesi nedeniyle uygulanma olanağının ortadan kalkması,

Bozmayı gerektirmiş ve sanık …’in temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden, tebliğnameye uygun olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yeniden hüküm kurulurken 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereğince yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca kazanılmış hakkın saklı tutulmasına, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 07/06/2017 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.”

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir